Phuket

Asia_Thailand_HKT_Phuket_Boat_CopyrightTayland’ın belki de en çok turist çeken bölgesi Dünyaca ünlü Phuket.Phi phi adaları, patong beachi vs ile tabi birçoklarının en azından kulağında aşinalık olan bölge.

Tabii burada kendi izlenimlerime geçecek olursak Tayland’ın diğer her yerinde olduğu gibi burada da gülümseyen insanlar hiç eksik olmuyor.Fiyatların en yüksek olduğu bölge sanırım Tayland’da burasıdır. ortalama bir lokantada yemek 20-30 tl ye mal oluyor.Tabi ki ucuz sokak satıcıları burada da var.Tercihe göre onlardan da yenilebilir ki restoranlarda yiyeceğiniz bazı yemeklerden lezzeti Türk damak tadına daha yakın bulabileceğiniz nimetler de var bu tezgahlarda .Özellikle seyyarlardan da alsanız restoranlarda da yeseniz deniz ürünlerini beğenebilirsiniz.Bir bira barlarda ortalama 200 Baht.(12 tl gibi bir fiyata denk geliyor.) Bazı yerlerde giriş ucreti olarak buna yakın(200baht gibi) rakamlar alınabiliyor fakat içeride bedava içki veriliyor, yani bu durum birbirini dengeliyor.Fiyatlar istanbul ortalamalarına göre halen makul, fakat Tayland’ın ülke genelinde her geçen yıl biraz daha pahalı bir yer olduğunu unutmamak gerek.Arz talep meselesi sanırım.Barları, diskoları ve gece hayatı gerçekten hareketli.Gündüzleri okyanusun serin sularına kendinizi bırakırken, geceleri kendinizi eğlenceye atabilirsiniz.Birçok yer doğa harikası.Phuket’te fillere binebilirsiniz.Çeşitli safari turlarına katılabilirsiniz.
Genel olarak bir alışveriş esnasında pazarlık şart gibi.Zaten Tayland pazarlık yapmayı sevenler için birebir.Bu noktada Tayland insanı her ne kadar sempatik olsa da, karşılarında kendileri gibi çekik gözlü olmayan bir turist gördüklerinde sattıkları ürün için normal istedikleri rakamın 3-5 hatta yerine göre 10 katını çekebiliyorlar.Tabi bu durumda sizin pazarlık enerjiniz, iletişim gücünüz çok önemli.Bu noktada benim en önemli tavsiyem mümkün olduğunca gülmeniz, gülümsemeniz hatta yeri geldiğinde kahkahalar atmanızdır.Eğer bunu yapabilirseniz hem Tayland insanı size aynı şekile karşılık verecek, hem pazarlığınız olumlu sonuçlanacak, hemde yaptığınız alışverişten keyif alacaksınız.Tabi burada çok önemli bir detay var ve Taylandlılar bu kısmın ne kadar farkındalar bilemiyorum: siz genellikle Turkiye gibi uzak bir ülkeden Tayland’a gittiğinizde ya iş için ya da tatil için gitmiş oluyorsunuz.Bu durum sizde bir zaman sıkıntısı yaratıyor.(Bende öyle oldu)Tayland gibi güzel bir ülkede zaman ilerledikçe aslında geçirdiğiniz dakikalarınızın dahi sizin için ne kadar kıymetli olduğunu anlamaya başlıyorsunuz.Dolayısıyla bu ülkede bir Taylandlı’nın 20tl fiyat çektiği bir tişörtü 5-10 liraya alabilmek için yarım saat pazarlık etmenin ne kadar anlamlı olup olmadığı da kişiden kişiye değişebiliyor.Unutmamak gerekir ki birçokları için de vakit nakit olduğundan örnek olarak verdiğim tişörtçüde lak lak etmek mi yoksa hemen mekan değiştirip farklı birşeyler görmek mi mantıklı, bunun tercihi size kalıyor; ki ben birçok yerde daha ucuza alabileceğimi farkettiğim şeyleri sırf bu zamanı kaybetmemek adına pazarlığı uzatmadan ederinden daha pahalıya aldım.
İklim kısmına gelince, Tayland ağırlıklı olarak yılın 2-3 ayı etkisini gösteren, gün içerisinde 10-15 dakikalık atışlar şeklinde hayatınızda belki de başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz kadar şiddetli yağmurların görüldüğü tropikal iklim kuşağının etkisi altında.Yağmurlar değil bir bardak adeta kovadan boşanırcasına yağabiliyor ve düz yolda yürürken dahi ayak bileklerinize kadar sular yükselebiliyor.Fakat bu Taylandlılar’ın elbette çok alışık olduğu bir şey.Bölgeyi iyi bilen turistlerde eğer bu tip yağmurlar başlarsa çevredeki açık bar ve publara oturup birlarını yudumlarken yağmuru ve şiddetini keyifle izlemeye koyuluyorlar.Yağmurların yağdığı mevsim ağustos sonlarından ekim sonlarına kadar fakat bu periodda dahil olmak üzere Tayland’da her daim yaz mevsimi hakim.Sıcaklık örneğin bizim yazın Antalya’da gördüğümüz 40-45 derecelere kadar pek ulaşmasada nem oranının yüksek olması sebebiyle zaman zaman nefes almak dahi güçleşebiliyor.Gece hava biraz daha serinlese de bunaldığınızı geceleri de hissedebiliyorsunuz.Bu durum yaşlılar ve çocuklar için belki bir problem yaşatabilir.Fakat iç mekanların neredeyse tamamı klimalı olduğu için aynı sıkıntıyı kafe, bar, market, alışveriş merkezi gibi yerlerde yaşamazsınız.Belki tam tersi de olabilir, çünkü bazı mekan sahibi Taylandlılar klima kullanımı konusunda ayarsız olabiliyorlar ve özellikle ben Seven Eleven isimli marketlerde bazen adeta donduğumu hissettim.:)

CLOUD COMPUTING Aldatmacası

Son zamanlarda bir “Cloud Computing” hikayesi anlatılır oldu. Buna göre insanlar artık masaüstü uygulamaları kullanmak ve verilerini geleneksel bilgisayarlarında saklamak yerine, internet üzerindeki ortamlarda çalışacaklar ve dökümanlarını yine bu internet üzerindeki ortamlarda saklayacaklarmış. Büyük ölçekli firmaların artık kendi veritabanı serverlarını, file serverlarını almayıp, bunlar yerine internet üzerinde bir yer kiralayarak yada satın alarak uygulamalarını buralardan çalıştıracakları, paylaşılması gereken dökümanlarını buradan paylaşacakları, verilerini burada saklayacakları gibi laflar dolaşıyor ortalıkta. Şu anda bu söylenen şeyler bana pek gerçekçi gelmiyor doğrusu. Bu konu hakkında bir kaç makale okudum. Okuduğum makalelerde bu çalışma sisteminin faydası olarak ; Düşük Maliyetler, Yüksek depolama, Veri güvenliği alanları gibi şeylerden bahsediliyor. Haydi işiniz yoksa bunlar hakkında biraz düşünelim.

Birincisi ; Düşük Maliyetler. Genelde şöyle bir açıklaması var bu sistemi savunan arkadaşların; Bir iş kurarken yapmanız gereken donanım maliyetinden kurtulmuş olacaksınız diyorlar. Bu bence safsatadan başka birşey değil. İnternetteki o boş yeri de size bedava vermiyecekler sonuçta. Aylık ya da yıllık bir bedel ödeyeceksiniz mutlaka. Server alamayacağınız için (ama bu hizemete erişebilmek için bilgisayarınız olacak değil mi?), olmayan server’ınızın  bakımını ve ayarlamalarını yapmak için de personele ihtiyaç duymayacakmışsınız. Arkadaşlar yapmayın. Sizin bakım yapmak için adama ihtiyacınız olmayabilir ama o internet üzerindeki alanın hala bakıma ihtiyacı var ve bu hizmeti sağlayan arkadaşlar bu bakımı yapacaklar da. Tabi bunu hayrına yapmayacaklar. Bunun da bedelini faturanızda göreceksiniz. Bir de personelinizin bu hizmeti kullanabilmesi, internet üzerindeki o alana erişebilmesi için hala bilgisayara ihtiyacı var unutmayın. Onların bakımını kim yapacak peki? Geleneksel yöntemlerde şirket bünyesinde çalışan IT ekibi bu işleri de üstlenir. Demekki neymiş? Server haricindeki cihazlar için de birilerine ihtiyaç varmış. O halde demekki IT maliyetiniz olmak zorunda. Siz ne yaptınız IT maliyetine, size cloud hizmeti veren firmanın IT masrafını da eklediniz. Çünkü yukarıda dediğim gibi onların da bir bakım masrafı olacak ve bunu size yansıtmak zorundalar.

İkincisi ; Yüksek depolama kapasiteleri. Peta Byte yani 1 Milyon GB gibi depolama alanlarından bahsediliyor. Bu belki iyi bir özellik olabilir. Ama gene de büyüklüğün faturaya yansıyacağını düşünüyorum ben. Üstelik kullanılmayan işlevsiz büyüklüğün bile 🙂

Üçüncüsü; Veri güvenliği! Yaw veri nasıl olur da internette hiç bilmediğim bir bilgisayar üstünde hiç tanımadığım kişilerin ellerinde, benim dizimin dibinde duran istediğim zaman müdehale edebildiğim, istediğim antivirüs, firewall uygulamaları ile koruyup, istediğim gibi RAID yaptığım ve ne yaptığımı bildiğim ve yedeklediğim bir yerden daha güvende olur. En basitinden o hizmeti size sağlayan adamlara bile güvenebileceğinizi zannetmiyorum. Bence hiçbir şirket çok gizli ve(ya) değerli verilerini böyle bir ortamda tutmak istemez.

Benim bu CLOUD COMPUTING ten anadığım bunlar arkadaşlar. Eğer bu konu hakkında yanlış bir bilgim varsa yada yanlış kaygılarımın olduğunu düşünüyorsanız beni aydınlatın lütfen. Teşekkür ederim.

İstanbul

İstanbul aslında Türkiye’de yaşanması belki en zor şehir. Kalabalığı, karışıklığı, 3-4 km mesafedeki yerlere gitmenin araçla 1 saat, yayan olarak 30-45dk sürmesine sebep olan trafiği … Bugün yöneticimle konuşuyorum. İşten çıkıp eve gitmesi bazen 3 saat sürüyormuş. Harbiden yaşanacak yer değil bence. Ama malesef herşeyin merkezi İstanbul’da. Ve malesef herşey hala İstanbul’a yapılıyor. Bu durumda bütün bu saydığım yaşam zorluklarına karşın İstanbul iş bulması en kolay il haline geliyor. (en azından vasıflı işçi için)  Böylece de okulunu bitiren birçok kişi, belki kendi memleketlerinde hiç bir arayış içine girmeden, doğrudan istanbula geliyorlar. Çünkü herkes arasa da iş bulamayacağından emin. Bulsalar bile ne olacak? Genelde buldukları işlerden emeklerinin karşılığı olan parayı alamıyor (kendi işini kurabilen çok küçük bir azınlık dahil değildir sadece bu söylediğime). Çünkü çocuğun yaptığı işi (vasıflı işçi için konuşuyorum gene)  yapabileceği ya 1 ya 2 yer var. Buralarda çalışabiliyor. Bu durumda işverenin mantığı şöyle oluyor; ulan burdan çıksa nereye gidecek, mecbur çalışacak. Ve hakkını vermemekte diretiyor elemanının.  Buralarda kalanlar emeklerinin haklarını alamadıkları için mutsuz, gelenler şehrin stresinden … Siz hiç izliyor musunuz bilmiyorum yabancı TV lerde yayınlanan şaka programları var. Örneğin avrupa ülkelerinde insanların bu kamera şakalarına verdikleri tepkilere bir bakın. Aynı şakanın bizim ülkemizde yapıldığını düşünün birde. Adamı döverler. (Bu arada bizim ülkemizde yapılan bazı şakalar hakikatten tam sopalık onlardan bahsetmiyorum.) Çünkü bizde artık herkes gergin.

Bugün birkaç evrak işi için altı üstü 10 km lik bir mesafede 3 saatten fazla zaman harcadım. Beni bu yazıyı yazmaya iten sebep budur. Bütün bunları bu 3 saatin son 1 saatinde artık güneş kafama geçmeye başlayınca düşündüm. Hatalıysam uyarın. THE END.

Bardağı yere bırakın

Profesör elinde içi dolu bir bardak tutarak dersine başladı
Herkesin göreceği bir şekilde tutuyordu ve ardından sordu :
“Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?”
’50gm!’ …. ‘100gm!’ …..’125gm’
..diye öğrenciler yanıtladı.
“Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem,” dedi profüsör, “ama, benim sorum şu ki :
“Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?”
‘Hiçbir şey’ …..diye yanıtladı öğrenciler.
“Tamam peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?” diye sordu profesör bu kez…
“Kolunuz ağrımaya başlardı efendim” diye öğrencilerden biri yanıtladı
“Haklısın, peki şimdi ben 1 gün boyunca tutsam ne olurdu?”
“Kolunuz iyice ağrır, kas spazmı, batar vs gibi sorunlar yaşardınız ve hastaneye gitmek zorunda kalırdınız!”….. tüm öğrenciler çeşitli yorumlar yaptı ve gülüştüler
“Çok iyi. Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme olur muydu?”
diye sordu profesür.
“Hayır….” diye yanıtladı herkes
Peki o zaman kolun ağrımasına ve kas spazmına neden olan neydi?”
Üğrenciler bulmaca çözermişçesine düşünmeye başladılar.
“Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?”diye tekrar profesür sordu.
“Bardağı bırakın düşsün!” diye öğrencilerden biri yanıt verdi.
“Kesinlikle!” dedi, profesör.
“Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsın. Bir sorun yokmuş gibi gürünür. Uzun bir süre düşünürsün. Başınız ağrımaya başlar.
Daha uzun düşünün. Artık seni bitirmeye ve hiçbir şey yapamamana neden olur.
Hayatınızdaki mücadeleleri ve problemleri düşünmek önemlidir,
Fakat DAHA ÖNEMLİSİ onları her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır (bardak gibi). Bu şekilde strese girmez, ve her gün taze bir beyin ile uyanır ve her konuyla ve yolunuza çıkan her mücadele ile başa çıkabilecek güce sahip olursunuz!

Bu yüzden siz de her günün sonunda; BIRAKIN YERE BARDAĞI…

Merhaba dünya!

 

Merhaba dünya. Bu bir wordpress sayfası. Bu sayfa oluşturulurken wordpress bu başlığı kendisi oluşturuyor ve değiştirmenizi yada silmenizi istiyor. Fakat “Merhaba Dünya” cümlesi benim yaptığım işi yapanlar için, benim ne iş yaptığımı anlatma konusunda biçilmiş kaftan. İlk yazımın başlığının bu olmasını istedim ve başlığı değiştirmedim.

Benimle aynı mesleği yapmayanlar ve “Merhaba Dünya” nın anlamını bilmeyenler için ben bir Yazılım Uzmanıyım. Yaklaşık 8 senedir bu işle uğraşıyorum. Ama bu sayfa ile beraber artık birde Blog Yazarlığı işine bulaşıyorum.

Çok heyecanlıyım